|
Ah! Karanlığa gizleniyor acılar. Gecenin siyahında saklanıyor kayıplar. Gecenin siyahında mı saklanıyor kayıplar? Günün ilk ışıklarının, yüzümüze vurmaya hazırlandığı, yüzyıllık ihmâl midir, söylesenize boşvermişliğin altında mı kaldı binlerce can?
"Bu gece şehirde bir tevekkül var/ Can alış verişte, her taraf pazar...
Telefona sarılıp, bir "alo"dan medet umanların hayal kırıklıklarını görüyorum. Telefonlar kesik. Göz gözü görmüyor, elektrikler yok. Aslında, galiba, neredeyse, ne yazık ki elektrikleri yakacak insan eli yok. Nasıl ağrıyor her yanım, nasıl şaşkın, nasıl çaresizim. Yalınayak caddelerde koşturanların yanına gidebilmek istiyorum, taştan da olsa bağrıma sarıp sarmalamak onları, birlikte ağlamak, ağlamak, onlar gibi ve belki de onlar için ağlamak...
"Ayaklar altında, sabaha kadar kubbeler hû çeker kullar sallanır..."
Meydanlar doluyor yavaş yavaş, uzaktan bir el, tutup tir-tir titreyen elleri, nereye gittiğini bilmeyen ayakları sokak aralarından, kırık, dökük evlerin pencere pervazlarından, kapı aralarından çekip alıyor sahillere, meydanlara bırakıyor.
Ah sesim. Kimselerin daha önce duymadığı sesim. Bir kez kopup hançeremden sokaklara dökülse, önüne gelene anlatsa; "Bu şehir böyledir. Durur durur savurur insanı. Hatıralarım kaç kez sarsıldığımı anlatır bana. Gitmeyin deniz kenarlarına, deniz tuzak kurar böyle zamanlarda; bekler, bekler bir ejdarha gibi yutar sizi..."diyeceğim. Ama olmuyor, sesim bağrıma saplanıp kalıyor. Sokakta oradan oraya koşturan çaresiz insanlarıma bakınca bu şehrin değişmez yazgısının yeniden canlandığını görüyorum. O bir hortlak, boş anımızı kollayan acımasız bir hortlak.
Gün mü ışıyor? Yooo, hayır gün geliyor ama ışık yok, gündüz oluyor ama aydınlık yok.
Işımıyor, aydınlanmıyor, sadece gece gündüze dönüyor. Ölüm yüzüme kocaman bir şamar patlatıyor; "Al sana, al sana... Yüzyıllık felaket geri geldi işte, al, al, al..."
Günün orta yerinde bu karanlık neden? Ne zamana kadar? Felaketi görüyorum. Felakete dokunuyorum. Evleri göremiyorum yıkıklar. Otoyollarda köprüler çökmüş, yollar yarılmış, bedenler parçalanmış. Molozların, demir yığınlarının, betonların altında "Orada kimse var mı?" haykırışına gelen cevaplara ağlıyorum. "Buradayım, kurtarın beni..."
Ben hiç bu kadar kırık tuğla, kopuk demir, yok olan oda olmamıştım. Ben hiç hayatta oluşuma bu kadar ağlamamıştım. Ben sanki hiç bu kadar yanmamıştım...
Öyle zor ki. Üstlerine neredeyse dünya çökmüş, aralarda bir yerlerde sıkışıp kurtarılmayı bekleyen insanlara ulaşmak için tırnaklarıyla enkazı kazanları görüp, ağlıyorum. Asıl felaketin İstanbul Avcılar'da ve Körfez'da olduğunu anlıyorum. Kandilli'de rasathanedeki sismografi aletleri, beyaz sayfaya sonsuz zig-zaglar çizmiş. Haydarpaşa'daki koca saatler felaket anında, 03.02'te durmuşlar. Gözüme sokuyorlar sanki o dakikayı.
Denize kaymış evler, bisküvi gibi parçalanmış kocaman apartmanlar, yok olan tatil siteleri. Allah'ım çıldıracağım, ne büyük felaket. 5-6 katlı evler zeminle birleşmiş, ara katlar nereye gitmiş? Ya o katlarda uyuyan insanlar?
Ah!
"Bu nasıl ibadet kimin çağrısı/ Bütün bakışlarda safran sarısı/Evler secde etmiş gece yarısı odalar huu çeker holler sallanır"
Neredeyse her yıkıntının altından ses geliyor, kurtarılmak için yalvaran, bağıran insanların sesi. Katlar arası sanki bir karış. Gün ilerledikçe ne büyük bir felaket olduğu daha da ortaya çıkıyor. "Her geçen an ölü sayısı artıyor..."diyor birileri. Ölüler bir yanda, ölmeye yaklaşanlar bir yanda, üzerine katlar yağmış insanların yine de, her şeye rağmen gün ışığına kavuşmaları; mucizeler bir yanda. Ah, anneler çocuklarını arıyor, çocuklar anne- babalarını... Nineler "Ben öleyim, torunlarım kurtulsun" diye yakarıyor, İstanbul'dan birbirinden habersiz, bulup buluşturduğu yiyeceği, giyeceği, ilacı, ne bileyim işte, hayatı belki de kısaca, arabasına dolduran Körfez';e yetişmeye çalışıyor.
Yol yok.
Birbirini hiç bilmeyenlerin ölüme karşı duruşuna ağlıyorum. Çağrı yapılıyor, "Körfez'e yardım edin..."
Yürüyor insanlar. Yarılmış yollarda, tarlalarda, tren yollarında hızlı adımlarla yakınlarına ulaşmak için, paketleri yetiştirmek için, tanımadığı bedenleri sarıp sarmalamak için...
Yürüyor insanlar, dudaklarda başı sonu karışmış sessiz dualarla...
Kızılay'ın İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma çadırlarını kurmak için, yürüyor insanlar.
Yemek yok, üst, baş, su, yorgan, yastık, hayat yok. Ölümlerin alıp götürdüğü omuzlar, eller, sarılacak bedenler yok. Molozların arasından uzanan çaresiz bir ele kilitlenmiş ellere ağlıyorum. Hastaneler dolu... İlaç yetmiyor, kan gerekli. Sargı bezi gerekli... Kimseden haber beklemeden yola koyulan gönüllülerin koşturmasına, gencecik tıp öğrencilerinin çabasına, olimpik buz pateni salonunun morga döndürülmesine ağlıyorum.
Beni, burada, Salacak açıklarında aramayın bugün, buz zeminin üstüne sıralanan bedenlerin arasındayım; belki bir ses duyar da yardım ekiplerine bildiririm diye çökmüş binaların altındayım, TÜPRAŞ rafinerisinin göğe ulaşmış alevlerindeyim, toplu mezarların en dibindeyim.
Gazeteler "Katiller"diyor. İnşaatlardan malzeme çalan müteahhitler suçlanıyor. Bu haberleri okumak istemiyorum, ben bu haber başlıklarını biliyorum; daha önce de, önceki depremlerde de atılımıştı aynıları. Kendime bir başka haber seçiyorum, bana güç versin diye "Halk olaya el koydu. Hükümet ve Kızılay yardımda geç kalınca sessiz bir seferberlik başlatan halk, arabalarını yardım malzemeleriyle doldurup bölgeye akın ediyor... Tuzla'da Kahraman Sadıkoğlu Tersanesi'nden Yalova Değirmendere'ye gönüllü taşımak için bir gemi kalkıyor... Çadır, iş malzemesi, tıbbi araç, giyecek, temizlik malzemesi, çocuk bezi, hijyenik bez, çöp torbası, ceset torbası..."
Ah! Bu felaketin içinde, her türlü yardıma muhtaçken insanım, Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un &"Doktor ve ilaca ihtiyaç yok" diyerek yabancı ülkelerden gönderilen yardımları geri çevirişine ağlıyorum. Gece oluyor, gündüz oluyor, sonra yine gece oluyor; günler geçiyor. Zaman hep aynı yerde 03:05'te duruyor oysa... Veli Göçer isimli müteahhitin Yalova'da yaptığı evlerin tümüyle çöktüğünü yazıyor gazeteler. Denize kayan evlerde boğulan insanların cansız bedenlerini geri veriyor sular, depremde yaşamlarını yitirenlerin isimleri sayfalara sığmıyor, çadırlar ilaçlanıyor, yıkıntılardan ceset kokuları yayılıyor, molozlar kireçleniyor. Umutlar tükeniyor yavaş yavaş... Günlerdir uyumuyorum.
Tavşan uykusuyla dinleniyor bedenler, hep tetikte insanlar, sahil şeridinde yere battaniye atanlar sabahı bekliyor; yol kenarları geçici kampa dönüşmüş... Gündüz evlerde ihtiyaçlarını giderenler geceyi sokakta, parklarda, geniş alanlarda yanyana uzanarak geçiriyor.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü ak saçlı minik yapılı Profesör Ahmet Mete Işıkara'nın iki dudağına bakıyor Türkiye...
Umut dedikleri, zamanın karşısında nasıl da çaresiz ve cılız; bitiyor işte. Bugün, durun bakayım ayın 25'i mi olmuş; öyle, öyle...
Salgın hastalıklardan korktukları için yetkililer, "kurtarma faaliyetlerinin" durduğunu artık "enkaz kaldırma" çalışmalarının başladığını duyuruyor.
Ah! Bitti yani.
Umut kalmadı."Organ çetesi iş başında"diye yazıyor gazeteler, kimsesiz kalan çocukların, yaşlıların, çaresiz insanların bedenlerini gözüne kestiren çeteleri. Kusmak istiyorum. "Yoksa bu deprem sismik bir bombanın yol açtığı sunni bir deprem miydi? Bu kadar can bir sismik deneme yüzünden mi öldü?" diye soruyor bazı gazeteler. "Toplam ölü sayısı 17 bini aştı"diyor gazeteler, ağlıyorum.
Ben hiç bu kadar çok ölmemiştim, anlıyorum.
|